Etiket:antalyanın

   Attalos Yurdu anlamına gelen Antalya, II. Attalos tarafından kurulmuştur. Bergama Krallığı’nın sona ermesiyle (M.Ö. 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir.

 M.Ö. 77’de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. M.Ö. 67’de Pompeius’un donanmasına üs olmuştur. M.S. 130’da Hadrianus’un Attaleia’yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan ismi görülen Attaleia, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiştir.Modern şehir antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya’da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Surların park dışındaki kısmında restorasyonu yapılan Hadrian Kapısı Antalya’nın en güzel antik eserlerinden biridir.
Attaleia’da, bütün antik şehirlerde tapınak, agora, tiyatro gibi yapılar olduğu biliniyorsa da bugün bunların yerini saptamak imkânsızdır
Kaleiçi; büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş at nalı şeklinde içten ve dıştan surlarla çevrilidir. Surlar, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirleri ortak eseridir. Surların 80 burcu vardır. Surların içinde kiremit çatılı 3000 kadar ev bulunmaktadır. Evlerin karakteristik yapıları Antalya'nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır.

 

Surlarının uzunluğu 6.5 kilometreyi bulan Alanya Kalesi, denizden 250 metreye kadar yükselen yarımada üzerindedir... Kandeleri adıyla da bilinen Alanya yarımadasındaki yerleşim, Helenistik döneme kadar inmekle birlikte günümüze kalan tarihi dokusu 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. Kale, 1221 yılında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır.Kalenin 83 kulesi ve 140 burcu vardır. Ortaçağda surların içine yerleşmiş kentin su gereksinimi sağlamak üzere 400’e yakın sarnıç yapılmıştır.

Sarnıçların bir kısmı günümüzde de kullanılmaktadır. Surlar, planlı bir şekilde Ehmedek, İçkale, Adam Atacağı, Cilvarda burnu üstü, Arap Evliyası Burcu ve Esat Burcu’nu inerek Tophane ve Tersane’yi geçip Kızılkule’de son bulacak şekilde inşa edilmiştir. Yarımadanın zirvesinde açık alan müzesi olarak değerlendirilen içkale bulunmaktadır. Sultan Alaaddin Keykubat sarayını burada yaptırmıştır... Kalede yerleşim günümüzde de sürmektedir. Ahşap ve kagir tarihi evlerin önünde tahta tezgahlarda ipek ve pamuklu dokuma yapılmakta, değişik figürlerde su kabakları boyanmakta, küçük bahçelerde otantik yemek servisi verilmektedir. Ayrıca kaleye çıkan yol üzerinde ve limana egemen yamaçlarında restoran ve kafeteryalar vardır. Kale taşıt trafiğine açıktır. Yürüyerek ise yaklaşık 1 saatte çıkılabilir.

 
Limandadır. Kentin sembolü olan sekizgen planlı yapı 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. 1226 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından Sinop Kalesi’ni yapan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el Kettani’ye yaptırılmıştır. İnşaat sırasında belli bir yükseklikten sonra taş blokları kaldırmak güç olduğu için üst kısmı pişmiş kırmızı tuğlalarla yapılmış ve bu nedenle Kızılkule adını almıştır. Kule duvarlarında antik çağdan kalma mermer bloklar görülmektedir. Sekizgen planlı ve her bir duvarı 12.5 metre genişliğinde olan kulenin yüksekliği 33 metre, çapı 29 metredir. İçinde zemin dahil beş kat vardır. Kulenin üstüne yüksek aralıklı ve 85 basamaklı taş merdivenle çıkılır. Kulenin tepeden aldığı güneş ışığı birinci kata kadar ulaşır. Kulenin ortasında bir sarnıç bulunur. Kule denizden gelecek saldırılara karşı limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yapılmış ve yüzyıllar boyunca askeri amaçla kullanılmıştır. 1950’li yıllarda onarılan kule 1979 yılında ziyarete açılarak birinci katı Etnoğrafya Müzesi’ne dönüştürülmüştür.
 
Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın kenti almasından altı yıl sonra Kızılkule’nin yakınında 1227’de yapımına başlanmış ve bir yılda bitirilmiştir. Kemerli beş gözden oluşan tersanenin denize bakan cephesi 56.5 metre, derinliği 44 metredir. Tersane için seçilen yer, gün ışığından en fazla yararlanılacak şekilde planlanmıştır. Tersanenin giriş kapısındaki yazıt, Sultan Keykubat’ın armasını taşır ve rozetlerle süslüdür. Alanya Tersanesi, Selçukluların Akdeniz’deki ilk tersanesidir. Daha önce Karadeniz’de Sinop Tersanesini yaptıran Alaaddin Keykubat, Alanya Tersanesi ile “iki denizin sultanı” unvanını almıştır. Tersanenin bir yanında mescit öteki yanında muhafız odası bulunur. Gözlerden birinde de zaman içinde körlenmiş bir kuyu vardır. Denizden teknelerle ya da Kızılkule’nin yanındaki surlardan yürüyerek ulaşılan Tersane’ye giriş ücretsizdir.
 
Tersane’nin bitişiğinde denizden 10 metre yüksekliğinde bir kayaya tersaneyi korumak amacıyla yapılan Tophane vardır. 1227 yılında kesme taştan inşa edilen üç katlı ve dikdörtgen planlı yapıda aynı zamanda savaş gemileri için top döküldüğü bilinmektedir. Tersane ve Tophane’nin Kültür Bakanlığı ve Alanya Belediyesi tarafından bir Denizcilik Müzesi’ne dönüştürülmesi için çalışmalar sürmektedir.
 
Kale’nin kuzey yamacında Bizans döneminden kalan küçük kalenin yerine Selçuklu döneminde “orta kale” olarak yeniden inşa edilmiştir. Giriş kapısındaki kitabeden 1227 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. Adını, Selçuklu döneminin inşaat ustası “Ehmedek”ten aldığı sanılmaktadır. Üçer kuleli iki bölümünden oluşan orta kale, kara saldırılarına karşı stratejik bir yerde ve aynı zamanda sultanın sarayının bulunduğu iç kaleyi de koruyacak konumdadır. Kulelerin günümüze kadar gelen duvarları Bizans döneminde kayalardan yontularak yapılmıştır. Orta kalenin içindeki üç sarnıç günümüzde de kullanılmaktadır. Kale duvarlarında Selçuklu döneminden kalma gemi resimleri vardır.
 
Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad tarafından kentin yeniden düzenlenmesi sırasında 1231 yılında kalenin zirve kısmında, İçkale’nin hemen dışında yaptırılmıştır. Ancak sonraki yıllarda cami yıkılmış ve 16. yüzyılda Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman tarafından tekrar yaptırılmıştır. Tek minareli cami, Alaaddin, Kale ya da Süleymaniye adıyla anılır. Yapı moloz taştan ve kare planlıdır. Sekizgen kasnak üzerine, kiremitli bir kubbesi vardır. Kubbenin askılık görevi üstlenen kısmına akustiği sağlamak için 15 küçük küp yerleştirilmiştir. İbadet sırasında bu özellik ortaya çıkmaktadır. Son cemaat yeri, dört ayak üzerine kiremitli üç kubbe ile örtülüdür. Kapı ve pencere kapakları Osmanlı döneminin ahşap oyma işçiliğinin güzel bir örneğidir.
 
Kale içinde, Süleymaniye Camisi yakınındadır. 14. ya da 15. yüzyılda Karamanoğulları döneminde çarşı veya han olarak yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan dikdörtgen planlı bir yapıdır... 26 odası vardır ve 13 metre genişliğinde 35 metre uzunluğunda bir avluya sahiptir. Tarihi bina günümüzde otel, restoran ve kafeterya olarak kullanılmaktadır... Avluya açılan orta çağ dükkanları, otel odası olarak düzenlenmiştir. Bahçe kısmında, merdivenle inilen büyük bir sarnıç vardır. Bahçenin manzarası, bir yanıyla yukarıdaki kale surlarına, aşağıdaki Akdeniz’e ve kumsala bir yanıyla da Toros dağlarına hakimdir. Bedesten, işletmecisinden izin alınarak gezilebilir.

Yarımadanın ucunda, uzunluğu 400 metreyi bulan sarp kayalıklardan oluşan Cilvarda burnu üzerindeki yapılardır. Halk arasında “darphane” olarak anılmasına karşın kesme taştan inşa edilmiş binalarda para basılması söz konusu değildir. 11. yüzyıldan kalma taş yapılardan biri küçük bir kilisedir, diğerlerinin ise manastır olarak kullanılma olasılığı yüksektir. Küçük kilisenin kubbesi ayakta durmaktadır. Kayaların üstünde bir de sarnıç vardır. Cilvarda burnundaki yapılar topluluğuna İç Kale’den kayalara oyulmuş basamaklarla bir yol bulunmasına karşın yol günümüzde kullanılamaz durumdadır. Denizden çıkış ise zor ve tehlikelidir. Gerek İç Kale’den seyredildiğinde gerekse denizden teknelerle burnu dönerken, etkileyici bir görüntüsü vardır.
 
Kale içinde, Bedesten’in batısında, Süleymaniye Camisi’nin 100 metre kadar ilerisindedir. Alaaddin Keykubat’ın Alanya Kalesi’ndeki ilk kumandanı Akşebe Sultan tarafından 1230 yılında yaptırılmıştır. Dışı kesme taş, içi ve kubbesi tuğla örülüdür. Kare planlı ve iki odadan oluşur. Odalardan biri mescit, diğeri Akşebe Sultan’ın mezarının bulunduğu türbedir. Türbede, üç mezar daha vardır. Eski kalıntılardan mescidin apsisinin çinili olduğu anlaşılmaktadır. Kitabesinde “Tanrı yerin ve göklerin gaiblerini bilir. Allah’ın mescitlerini ancak O’na ve ahiret gününe inananlar imar ederler. 1230 yılında yüce sultan Alaaddin’in günlerinde Tanrı’nın rahmetine muhtaç zayıf kulu Akbeşe yaptırdı” yazmaktadır. Mescidin birkaç metre uzağında moloz taştan kaide üzerinde tuğla gövdeli silindirik bir minaresi bulunur. Şerefe kısmında biten minarenin ilginç bir görüntüsü vardır.
 
Tophane Mahallesi’ndedir. Adını hemen yanındaki andız ağacından alan cami 1277 yılında Emir Bedrüddin tarafından yaptırılmıştır. Emir Bedrüddin Camisi de denir. Selçuklu döneminin özgün mimari özelliklerini taşır. Kesme taştandır, yüksek olmayan bir minaresi vardır. Minberi, Selçuklu tahta oymacılık sanatının en güzel örneklerinden birini yansıtır. Camiye, Kızılkule’nin yanından aşağı kapı yoluyla gidilir.
 
Kale’ye çıkan yol üzerinde, büyük bir kayanın üzerindedir. Selçuklu ya da Osmanlı döneminden kaldığı tahmin edilmektedir. Yapı, kare planlı ve kubbeli iki odadan ibarettir. Odalardan birinde uzunca bir sanduka vardır; diğer oda boştur. Evliya Çelebi, binanın Bektaşi tekkesi olduğunu yazar. Sitti Zeynep hakkında kesin bir bilgi yoktur. Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı vakıf defterlerinde türbeye ait vakfın adı “Sitti Zeynep bin’t Zeynülabidin” olarak geçmektedir. Türbede mezarı bulunan kişinin bir eren olduğu sanılmaktadır. Türbenin bulunduğu kayanın içine antik çağda ikişer metre uzunluğunda üç lahit oyulmuştur. Antik mezarlar, bir dönem su deposu olarak kullanılmıştır.
 
Alanya merkezine 10 kilometre uzakta Hacı Mehmetli Köyü sınırları içinde Hıdır İlyas mevkiindedir. Akdeniz’e gören bir yamaç üzerine 19. yüzyıl başında kurulduğu sanılan kilise, günümüzde de Hıristiyan ve Müslüman ziyaretçiler tarafından ibadet amacıyla kullanılmaktadır. Çatısı kagir, duvarları taş ve küçük bir apsisi olan kilise dikdörtgen planlıdır. Kilisenin içinde ahşap süslemeli bir ara kat vardır. Duvarlardaki freskolar bozulmuştur. Kilisenin 1873 yılında onarım gördüğü kitabesinden anlaşılmaktadır. Alanya Müzesi’nde sergilenen kitabe, Grek abecesi ile Türkçe (Karamanlıca) yazılmıştır. Kilise, Alanya’da yaşayan ve Türkçe konuşan Ortodoksların 1924 yılındaki mübadelede Yunanistan’a gitmeleriyle kapanmıştır. Yanında su kaynağı bulunan Hıdrellez Kilisesi’nin bir adı da Agios Georgios Kilisesi’dir. Kilisenin benzerlerine Antalya Kaleiçi’nde de rastlanmaktadır. Ören yerine giriş ücretsizdir.
 
Alanya’nın 13 kilometre batısında şehirlerarası karayolu üzerinde 13. yüzyıldan kalma bir yapıdır. 1236-1246 yılları arasında Selçuklu Sultanı olan Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından tarihi ipek yolu üzerinde kervansaray olarak yaptırılmıştır. Bir dönüme yakın araziye inşa edilen yapının duvarları iri kesme taşlarla örülüdür. Orta çağın önemli konaklama merkezlerinden bir olan kervansaray günümüzde eğlence merkezi olarak kullanılmaktadır.
 
Alara Kalesi, Alanya’nın 37 kilometre batısında, denizden 9 kilometre içeride Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından 1232 yılında yaptırılmıştır. İpekyolu üzerindeki kalenin işlevi, Alara Çayı kenarındaki handa mola veren kervanların güvenliğini sağlamaktır. Kale 200 metreden 500 metreye kadar çıkan sarp bir tepe üzerinde kurulmuştur. Görkemli bir görüntüsü vardır. Dış ve iç kale olarak iki kısımdır. 120 basamaklı karanlık bir dehlizden kalenin içine girilir. Ören yeri olarak düzenlenerek ziyarete açılmadığı için yaban otları ve yıkıntılara dikkat etmek gerekir. Kalenin içinde kayalar oyularak tüneller yapılmıştır. Kalıntılar arasında küçük bir saray, kale görevlilerinin odaları, cami ve hamam vardır. Surları ve patikaları izleyerek Alara Kalesi’nin zirvesine çıkmak isteyenlerin en az bir saatlik tırmanışı göze almaları ve buna göre donanımlı olmaları gerekir. Zirvedeki manzara ise yorgunluğa değecektir.
 
Alara Kalesi’ne 800 metre uzakta bir düzlükte ve Alara Çayı kıyısındadır. Tümüyle kesme iri taşlarla 2 bin metrekare üzerine kervansaray olarak inşa edilmiştir. 1231 yılında yapılan han birkaç yıl önce onarılmış ve bugün restoran ve alışveriş merkezi olarak kullanılmaktadır. Kervansarayın nöbetçi kulübesi günümüzde de özelliğini korumaktadır. Kervansarayın ikinci kapısı, yolcuların kalacağı mekanlara açılır. Uzun bir koridorun iki yanında odacıklar bulunur. Kervansarayın içinde çeşme, mescit ve hamam vardır. Yapının onarımı sırasında ortaya çıkan taş ustaların imzaları da dikkat çekicidir. Alaaddin Keykubat, Alanya’daki kitabelerde kendisini “Kara ve iki denizin sultanı, Arap ve Acem ülkesinin sahibi” olarak nitelerken, Alarahan’daki kitabesinde “Rum, Şam, Ermeni ve Frenk memleketlerinin fatihi” ünvanını da almıştır. Alarahan’a giriş ücretlidir. Handaki restoranın yanı sıra Alara Çayı’nın kenarındaki küçük kır lokantalarında da yemek yenilebilir ve servis yapılıncaya kadar çayda yüzülebilir.
 

Alanya’nın batısında, Kargı çayının kuzeyindedir. Hanın kitabesi olmadığı için yapım yılı hakkında bilgi yoktur. 46 metre eninde, 50 metre boyunda taş yapıdır. Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Akdeniz ile İç Anadolu’yu bağlayan yol üzerinde, Kesikbel mevkiinde kervansaray olarak kullanıldığı sanılmaktadır. Odalarının hepsinin tavanında hava bacaları bulunmaktadır ve odalar orta avlunun etrafında sıralanmıştır. Kapının karşısında taştan oyulmuş sabit hayvan yemlikleri bulunur. Yapı harap durumdadır.

 

Antalya'nın TarihiAnadolu’nun güneybatı kıyısında bulunan Antalya, Akdeniz’in kuzey sahillerini kapsayan 36° 06’ ve 37° 27’ kuzey enlemleri ile 29° 14’ ve 32° 27’ doğu boylamları arasında kalan ve “Teke Yöresi” adı ile bilinen bölgenin merkezi durumundaki yerleşim alanıdır.

İlkçağlarda, Antalya sınırları içinde kalan bölge çeşitli alanlara ayrılmıştır. Buna göre Manavgat Çayı’nın doğusunda kalan bölgeye Kilikia; Manavgat, Beşkonak, Serik, Gebiz, Dağ bucağının bulunduğu yerlere Pisidia; Manavgat Çayı ile Boğa Çayı arasındaki dar uzun şeride Pamphylia; Boğa Çayı’ndan batıya doğru ve ilerisine de Lisya veya Lykia denilirdi.

Antalya’nın kuzeybatısında yer alan ve üç büyük bölmeden oluşan Karain Mağarası’nda yapılan araştırmalarda Paleolitik (Yontma Taş) Devre ait çakmaktaşı aletlere, hayvan, insan kalıntılarına rastlanmıştır. Aynı şekilde Antalya’nın 25 km. batısında keşfedilen Beldibi Mağarası’nda da Paleotik çağdan Neolitik çağa kadar olan dönemin özelliklerini gösteren Mezolitik çağın gerek çanak çömleksiz gerek çanak çömlekli dönemlerine ait buluntular ortaya çıkarılmıştır. Bu da Antalya ve çevresinin tarihin eski zamanlarını yaşadığını ve çok eski bir yerleşim alanı olarak köklü bir geçmişe sahip olduğunu bize göstermektedir.

Antalya ve çevresinde yaşayan en eski kavim “Solim”lerdi. Bölgenin Grek tarihi, Truva’nın düşüşünden sonra başıboş bir grubun Anadolu’nun güneyine inerek çoğunluğunun Pamphylia’ya, geri kalan kısmının da Kilikia’ya geçerek orada yerleştikleri MÖ. 1100 yılı civarında başlatılmaktadır.

Greklerden sonraki dönemle ilgili bilgiler oldukça az olduğundan bu yıllarda meydana gelen olaylar karanlıkta kalmaktadır. MÖ. 6. yüzyıldan sonra ise Lidya kralları, topraklarını Küçük Asya’nın batısına kadar genişletmişlerdir. MÖ. 546’da Pers Kralı Kyros tarafından bütün Lidya Krallığı ile birlikte Antalya ve çevresi de Persler’in eline geçmiştir. Pers Kralı I. Darius tarafından gerçekleştirilen satraplık bölüşümünde bu bölge, I. satraplığın içine alınmıştır. Ancak bölgedeki bu Pers hakimiyeti çok uzun sürmemiş ve MÖ. 469’da Atina’lı donanma komutanı Miltiades oğlu Kimon, Persleri yenilgiye uğratarak kendi hakimiyetini bölgede sağlamıştır. Eski topraklarını M.Ö. 386’da tekrar ele geçiren Persler’in bu ikinci egemenlik dönemi ancak Büyük İskender’in M.Ö. 334’de Küçük Asya’ya geçmesine kadar sürmüştür. Büyük İskender’in amacı, Küçük Asya’nın güney sahillerini Persler’e karşı bir deniz üssü olarak kullanmaktı. Antalya Bölgesi, M.Ö. 323’te Büyük İskender’in ölümü ile önce generallerinden Antigonos’un yönetimi altına girmiş sonra Selevkoslar’ın Asya Krallığı ile Ptolemaislar arasında sık sık el değiştiren bir bölge olmuştur.

Büyük İskender’in ölümünden sonraki karışıklıklardan ve el değiştirmelerden yararlanan ise Bergama Kralı II. Attalos (M.Ö. 159-138) olmuştur. Bu dönemde Pamphylia bölgesinin bir bölümünü ülkesine dahil etmiş olan II.Attalos, bu yerin stratejik önemini kavrayarak burada bir şehir ve deniz üssü kurulması emrini vermiştir. Sonuçta Antalya’nın Bergama Kralı II.Attalos tarafından kurulduğu “Attalia, Atalia, Satalia ve Adalya” adlarının da buradan geldiği belirtilmektedir.

Antalya, sahip olduğu elverişli yapısından dolayı diğer beldeler arasında hızla önem kazanmıştır. Ancak bir süre sonra Attalitler’in yaşadığı topraklar Roma İmparatorluğu’na geçince diğer kıyı bölgeler gibi burası da korsanların eline geçmiştir. M.Ö. 79’da İsauricus olarak tanınan konsül P. Servilius tarafından bu korsanların egemenliğine son verilmiş ve şehirde fiili olarak Roma hakimiyeti sağlanmıştır. Şehrin Roma eyaletleri arasına katılması ise Claudius zamanında M.S. 43’de gerçekleşmiştir.

Bizans hakimiyetindeki Antalya, bir süre sonra Türk ve İslam devletlerinin de dikkatini çekmiştir. Şehir, el-Avâsım bölgesinin valisi olan Ebu Suleym Ferec el-Hâdim et-Türkî’nin sevk ve idaresi ile ilk defa M. 790 senesinde feth edilmiştir. Bu fetihden sonra bölge sık sık Türk ve İslam orduları ile Bizans orduları arasında el değiştirmiştir. Nitekim bir süre sonra Bizans’ın eline geçen bölge, Halife Mu'tasım döneminde (M. 813-833) Türk komutanı Afşin tarafından karadan feth edilmiştir. Tekrar Bizans’ın eline geçen Antalya üçüncü defa Halife Mütevekkil’in amirali Türk asıllıFazl b. Karin tarafından ele geçirilmiştir.

Türkiye Selçukluları, Sultan I. Kılıç Arslan’ın 1107 yılında ani ölümü sonrasında onun oğulları arasında başlayan taht kavgaları ile bir süre sarsıntı geçirmiş ise de iktidarı elde eden Sultan I. Mesut (1116-1155), kendi devrinde devletin kuruluşunu tamamlayarak Anadolu’ya hakim büyük bir güç haline gelmiştir. Yine Sultan I. Mesut, Antalya’ya karşı Selçuklular’ın ilk ciddi girişimlerini başlatan hükümdar olarak bilinmektedir. Selçuklu orduları, İmparator Ioannes Komnenos’in Niksar kuşatmasından bir sonuç alamamasından sonra 1141 yılında Uluborlu Kalesi’ni ikinci kez kuşatmış ve Türk akıncıları Antalya civarına kadar gelmişlerdir. 1150’de Sultan Mesut ve oğlu Kılıç Arslan tarafından Antalya’ya seferler düzenlenmiş, 1182’de de Sultan II. Kılıç Arslan şehri uzun bir süre kuşatmasına rağmen bir sonuç alamamıştır. Ancak bu devamlı gelişmeler Antalya’yı çok defa Selçuklular’a vergi vermek zorunda bırakmıştır. Bunun yanında I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Avrupa ve Mısır’dan gelen ticaret mallarının Antalya Limanı’nın önemi daha da artırdığını görerek şehrin fethinden önce orada da Samsun’da olduğu gibi bir Türk ve Müslüman tüccar kolonisi oluşturmuştur.

Latinler’in İstanbul’u işgalinden (1204) sonra ise Antalya’nın idaresi Aldo Brandini adında bir İtalyan’ın eline geçmiştir. Ticari öneminden dolayı Antalya ile ilgilenen bir diğer taraf ise Kıbrıs Krallığı idi. Bu nedenle Antalya’da hakimiyet kuran Aldo Brandini’yi Kıbrıs Kralı, bir tâbii olarak Gautier de Monbeliard’ın komutasında gönderdiği askeri bir kuvvet ile korumaktaydı. Bu gelişmeler limanın ve ticaret yollarının emniyetini bozmuş, şehirde oturan, Mısır ve Avrupa’dan gelen tüccarlar soyulmuştur.

Antalya’daki karışıklıkların devam ettiği sıralarda Müslüman tüccarlar da zarara uğramaktaydı. Nitekim Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev saltanat tahtında yargı işlerine bakarken bir grup tüccar huzuruna çıkarak Antalya’da iken uğradıkları zararları anlatmışlardır. Bunun üzerine sultan etrafa fermanlar göndererek kısa sürede ordusunu hazırlamış ve 1206 yazında Konya’dan batıya doğru harekete geçmiştir. Şehir kuşatıldıktan sonra özellikle daha önce Kıbrıs’tan gelen kuvvetler sayesinde bir süre direniş gösterilmiştir. Ancak Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in şehri uzaktan takibe alarak zayıflatması ve şehirdeki durumdan şikayetçi olan Rumlar’ın kendisine yardım edeceklerini bildirmesi üzerine tekrar saldırıya geçen sultan şehri 5 Mart 1207’de fethetmiştir. Fethin altıncı gününde Sultan, Antalya valiliğini ve subaşılığını Emir Mübârizedin Er-Tokuş’a vermiştir. Sultanın Antalya’da bulunduğu sırada kale duvarları tamir edilmiş, ambarlar ve silah depoları her türlü erzak ve silahlarla doldurulmuştur.

Ancak 1207’de mağlup ve esir edilmişken serbest bırakılan Gautier de Monbeliard, tekrar Kıbrıs’dan gelerek yerli Hristiyan halk ile birleşip isyan etmiş ve muhafızları öldürerek şehre hakim olmuştur (1215). Bunun üzerine yeni tahta çıkmış olan Selçuklu Sultanı I. İzzeddîn Keykâvus hemen harekete geçmiş ve bir ay süren kuşatmadan sonra 22 Ocak 1216 tarihinde şehri geri almıştır. Şehrin sûrlarındaki kitabelerde bu fetih “Şehir Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından fethedilmişti. Fakat şehid olarak ölümünden sonra beldenin halkı isyan etti ve orada eskisi gibi şirk kaim oldu. Keykâvus sayısız askerleriyle 612 yılı Ramazanın ilk günü başlıyarak şehri karadan ve denizden bu ayın sonuna kadar muhasara etti.Her tarafına mancınıklar yerleştirdi.Allah yardım etti ve gece-gündüz cihâddan sonra Allah kelimesi galip gelerek şehir fethedildi” şeklinde özetlenmiştir. Böylece Türkiye Selçukluları güneyde önemli bir ticaret limanı ve şehrine sahip oldular. Sonra Antalya Selçuklu Sultanları’nın kışlak merkezi haline gelmiştir. Antalya’nın fethi ile Türkler Akdeniz yolunu açmış ve bu şehri Avrupa ve Mısır ile yapılan ticaretin merkezi, Selçuklu donanmasının da üssü haline getirmişlerdir. Ona “Dârü’s-sugur”(Serhad şehri) ve “Dârü’l-İzz”(Onurlu belde) lakaplarını vermişler, kendileri de “El Bahreyn” unvanını kullanmışlardır.

Fetihten sonra güvenliğin sağlanması amacıyla Antalya ikiye bölünmüştür. Bir iç sûr yapılarak Hıristiyanlar şehrin doğusuna, Müslümanlar batısına yerleştirilmiştir. Daha sonra da şehirdeki imar faaliyetleri hızla sürmüştür.

I. Alâeddin Keykubad, Akdeniz’de Antalya’nın yanında ikinci bir ticaret limanı ile askeri bir üs elde etmek amacıyla Rumların Kalonoros, Avrupalılar’ın Candelore, Kandolor (Keloyorus, Köragezyom) dedikleri Kyr Vart adında bir Rum’un hakim olduğu beldeyi fethetmeye karar vermiş ve Antalya Subaşısı Mübârizeddin Er-Tokuş komutasındaki donanma ile birlikte iki ay süre ile kuşatmıştır. Sonuçta, Mübârizeddin Er-Tokuş’un beldeyi ele geçirmesine çok memnun olan Keykubad, kaleyi teslim almak ve Kyr Vart’ın kızı ile evlenmek karşılığında O’na Akşehir Beğliği’ni ve birkaç köyün mülkiyetini vererek bu beldeye sahip olmuştur (1223). Belde birkaç yıl içinde yeniden inşa edilerek sultanın adına izâfeten “Alâiyye” adını almıştır (1226). Daha sonra burada bir tersane kurularak donanma oluşturulmuştur.

Türkiye Selçuklu Devleti, I. Alâeddin Keykubad’ın saltanatının son yıllarında itibaren başlamış olan Moğol baskısına dayanamayarak XIV. yüzyıl başlarında beyliklere ayrılarak parçalanmıştır. Selçuklular zamanında Antalya Bölgesi’ne Teke Türkmenleri yerleşmişti. XIII. yüzyılın sonlarında Hamidoğulları Beyliği kurulduktan sonra Dündar Bey, beyliğinin sınırlarını genişleterek Gölhisar’ı, Korkuteli’ni ve Antalya’yı ele geçirmiş, kardeşi Yunus Bey’i de buraya tayin etmiştir. Yunus Bey’den sonra Antalya’ya oğlu Mahmud Bey gelirken diğer oğlu Sinanüddin Calis olarak bilinen Hızır Bey de Korkuteli’ne gelmiştir. Böylece Hamidoğulları’nın Teke (Antalya) kolu ortaya çıkmıştır. Bölgedeki Hamidoğulları hakimiyeti, daha sonraları Antalya’ya sahip olan Mehmed Bey’in Kıbrıslı Latinler ile amansız bir mücadeleye girmesine kadar devam etmiştir. Mehmet Bey, 1361 yılında Kıbrıs Kralı Petro’nunişgaline uğramış olan Antalya’yı on bir yıl sonra 1373’de geri almayı başarmıştır. O’nun Antalya emirliğinin süresi belli değildir. 1377 yılından sonra ölen Mehmet Bey’den sonra Osman Bey emir olmuştur.

Antalya, 1389 veya 1393’de Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt tarafından fethedilmiştir. Yıldırım Beyazıt, Antalya ve Teke-eli’ni aldıktan sonra buraları oğlu İsa Çelebi’ye sancak olarak vermiştir.

Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt’ın, 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi üzerine Timur’a bağlılığını bildiren Osman Çelebi Bey, Antalya hariç olmak üzere beyliği ele geçirerek Korkuteli’ni kendisine merkez yapmıştır. Ocak 1423’de, yeni Osmanlı Padişahı II. Murad’ın iç karışıklıklarla meşgul olmasını fırsat bilen Osman Çelebi Bey, Karamanoğlu II. Mehmet ile birleşerek Antalya’yı geri almak istemiştir. Durumu öğrenen Teke-Karahisarı’nda subaşı olan Firuz Bey oğlu Hamza Bey Antalya’ya gelerek halkla görüşmüş ve bunların birleşmelerine engel olarak, Korkuteli’ne ani bir gece baskını yapmıştır. Osman Çelebi’yi öldürerek maiyetindeki Türkmenleri dağıtma neticesinde 110 sene iktidarda kalan ve 1301’de 1423’e kadar merkezi Korkuteli olan Teke-oğulları Beyliği sona ermiştir.

Osmanlı döneminde Antalya son bir defa daha yabancı saldırısına maruz kalmıştır. Uzun Hasan ile yaptıkları ittifak sonucunda Haçlı donanması, 1472’de Antalya önlerine gelerek burayı kuşatmış ve şehri tahrip etmişler ancak surlar aşılamadığından geri dönmek zorunda kalmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin idare sistemine göre, Teke Sancağı’nın merkezi durumunda olan Antalya, Anadolu Eyaleti’ne bağlanmıştır.

Osmanlı hakimiyeti döneminde Teke-eli adlı sancağın merkezi olan Antalya’da Osmanlı hanedanına mensup şehzadeler de idareci olarak bulunmuşlardır. Nitekim Yıldırım Beyazıt’ın oğlu İsa Çelebi Teke-eli’nde bulunmuştu. Bunun yanında II. Beyazıt’ın oğlu Korkut, Teke Sancağı Bey’i olarak 1502’den 1509’a kadar Antalya’da kalmış ve saltanat mücadelesini buradan sürdürmüştür.

Kıbrıs’ın fethine çalışılırken de asker sevkiyatı sebebiyle Antalya Limanı’nı Kaptan-ı Derya Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa kontrol etmişlerdir. Fetihden sonra ise Osmanlılar’a karşı direnen Kıbrıslı Hristiyanlar’ın üç yüz kadarı adadan sürülerek Antalya’ya yerleştirilmişlerdir.

XVII. yüzyılın ortalarında imparatorluğun içinde bulunduğu karışık durumdan yararlanmak isteyen ve Abaza Hasan Paşa İsyanı’nı fırsat bilen Körbey Mustafa Paşa’nın İsyanı Antalya şehrini de etkisi altına almıştır. İsyanı bastırmak üzere Antalya’ya karadan ve denizden kuvvetler sevkedildi. Sonuçta Körbey Mustafa’nın Antalya halkı tarafından devlet görevlilerine teslim edilmesiyle isyan bastırılmış oldu (1659).

Bundan sonra XIX. yüzyıla kadar şehirde önemli bir gelişme yaşanmamıştır. Ancak Tanzimat döneminin açılmasıyla birlikte devlet içerisinde pek çok idarî ve malî düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir. İdari düzenlemeler sonucunda Karaman Vilayeti’ne bağlanan Teke Sancağı, 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi’ne göre de Konya Vilayeti’ne bağlanmıştır. Merkezi Antalya olan Teke Sancağı, bu haliyle Antalya, Elmalu, Akseki, Alaiye ve Kızılkaya olmak üzere beş kazaya ayrılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise Teke Sancağı’nın 5 kazası, 11 nahiyesi, 549 köyü bulunmaktaydı. Teke Sancağı, 1914 yılında ise bağımsız bir mutasarrıflık olmuştur.                                                                                        

Bağımsız Teke Mutasarrıflığı başta olmak üzere hemen hemen bütün Akdeniz Bölgesi, İtilaf devletlerinin I. Dünya Savaşı sırasında imzaladığı gizli antlaşmalarla İtalya’ya verilmişti. Nitekim savaş sonucunda imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi, İtalyanlar için aranan fırsatı vermiştir. Hemen harekete geçen İtalya, 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etmiştir. İşgalin ardından İtilaf devletlerine karşı protesto telgrafları çekmeye başlayan Antalya halkı, bir de Antalya Müdafaa-i Heyet-i Milliye Cemiyeti kurmuştur. Bu cemiyetin yoğun çalışmaları ve kendisine bağlı idari merkezlerde açtığı şubeler, Sivas Kongresi kararları uyarınca Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlanmıştır. Bundan sonra Antalya halkı bu çatı altında bölgenin kurtuluşu için çalışacaktır.

Antalya ve çevresi gizli antlaşmalarla İtalya’ya verilmiş olmakla birlikte, İzmir ve çevresi de İtalya’dan habersiz Yunanistan’a taksim edilmişti. İşte bunu öğrenen İtalya, artık müttefiklerine karşı daha tedbirli olacaktır ve kırgınlığı günden güne büyüyecektir. Nitekim 1921’den sonra genel politikasını değiştiren İtalya, ilk olarak 31 Mayıs 1921’de şehri boşaltma kararı almış, 2 Haziran 1921’de de Antalya üzerindeki emellerinden vazgeçtiğini bildirmiştir. 5 Temmuz 1921 tarihinde ise İtalyanlar artık Antalya ve çevresini boşaltmıştı. 

Antalya’nın işgalden kurtulmasının ardından ülkedeki tüm işgal hareketleri de bir bir sona erdirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra yani 20 Nisan 1924’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki idari taksimatta bazı düzenlemeler yapılmıştır. Yeni düzenlemede Müstakil Teke Mutasarrıflığı, Antalya Vilayeti haline getirilmiştir. Bundan sonra Antalya’nın kendisine bağlı köy, nahiye ve kaza sayıları giderek artmaya başlamıştır.
Kurulan yeni devletin önderi Mustafa Kemal Paşa, özellikle cumhuriyetin ilanından sonra her fırsatta ülkenin çeşitli noktalarına geziler yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Antalya’ya ilk kez 6 Mart 1930 tarihinde gelmiştir ve burada 6 gün kalan önder, “Hiç şüphesiz, Antalya dünyanın en güzel beldesidir” sözüyle, bu toprakların güzelliklerini tüm dünyaya ilan etmiştir. 

              Akdeniz Üniversitesi
            Fen-Edebiyat Fakültesi/Tarih Bölümü


 
Powered by Tags for Joomla

Firma Katagorileri

Antalya Firmaları | Phaselis Antik Kenti | Enformasyon Ofisleri | 4. sınıf yazılı soruları | 5. sınıf yazılı soruları |
ilkokuma | ilkokuma Oyunları | proje performans ödev sınıf | Antalya | börek tarifleri | MEB uzman öğretmenlik sınavı | sunu