Etiket:antik

Strabo’ya göre Selge’nin kurucusu Calchas’tır ve daha sonraları Lacedaemoniler (Spartalılar) bölgeye yerleşmişlerdir. İlk yerleşim M.Ö. ikinci bin yılın sonunda Dor göçleri sırasında Truva Savaşı’yla bağlantılı olarak meydana gelmiştir. İkinci yerleşim Rhodes’in kolonileştirilmesiyle birlikte M.Ö. 7. yüzyılın başında olmuştur. Bunu doğrulayan herhangi bir yazıt bulunmamaktaysa da kolonicilerin kıyıdan görülmesi zor ve dağların arasında saklanmış bir yerleşim yeri seçeceği düşüncesini kabul etmek zordur.

Selge, madeni para basan ilk Pisidia şehridir. Selge’de M.Ö. 5. yüzyıldan başlayarak Pers standartlarına uygun ve Aspendos madeni paralarından ayırt edilmesi zor olan gümüş paralar basılmıştır. Bu madeni paralar Aspendos’unkilere oldukça benzer. Paranın iki tarafında güreşçiler görülür; paranın tersinde sapan kullanan bir figür ve Stlegiys of Estlegiys olarak yazılan şehrin adı vardır. Bu yerel isimler, Luvian diliyle bağlantılı olan ve bizim üçüncü bin yılda Pisidia’da konuşulduğunu bildiğimiz Pisidia dilinin M.Ö. beşinci yüzyılda hala kullanılıyor olduğunu gösterir.
Selge’nin tarihi hakkında süreklilik gösteren bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklar göre, Termessos’un eski düşmanı olan Selge, Büyük İskender buraya geldiğinde onunla saf tutmuştur. Bölgedeki köklü ve yaygın kavgacılık eğiliminden Selge büyük olasılıkla neredeyse her zaman komşularıyla savaş içindeydi.
Polybius’tan Selge ile ilgili ilginç bir olay öğreniyoruz. M.Ö. 218’de Selge ve başka bir Pisidia şehri olan Pednelissos savaştaydı. Selge daha fazla nüfusa sahipti ve 20.000 asker çıkarabiliyordu. Bu dönemde bir çok Pisidia şehri Selge ile müttefikti ve böylelikle Pednelissos’u kuşattılar.
Pednelissos halkı yardım için Syria Kralı III. Antiochos’un amcası Achaios’a başvurdular ve Achaios da kuşatmayı kaldırma görevini generallerinden biri olan Garsyeris’e verdi. Polybios olayın geri kalanını şöyle anlatır: Pednelissos halkı destek için Achaios’a başvurdu. Achaios da buna karşılık en güvenilir generali Garsyeris’i ve 6500 adamını yardıma gönderdiyse de Selge halkı ana geçitleri tutarak Garsyeris ve askerlerinin geçişine izin vermedi. Millias’tan Kretopolis’e ilerlerken Garsyeris geçitlerin kapatıldığını duydu ve yurduna geri döndü. Selge halkı da evlerine geri çekildi ve hasata başladı. Aslında bu bir şaşırtmacaydı çünkü Garsyeris hemen geri döndü ve Kretopolis geçitini ele geçirdi ve buraya bir kuvvet koyduktan sonra Perge’de Selge’nin düşmanlarıyla temasa geçerek Pamphylia’ya geçti. Onlardan yardım sözü aldı. Bu sırada Selge’nin askerleri, Garsyeris’in adamları tarafından tutulan geçiti yeniden zaptetmeyi denediler ancak başarılı olamadılar. Selge’nin askerleri Pednellissos’a karşı savaşmaya devam ettiler ve kuşatmayı kaldırmadılar. Pednellissos açlıkla mücadele ettiği için, Garsyeris 200 adamını buğday yüklü çuvallarla şehre sokmaya karar verdiyse de bu girişimi başarısız odu ve her şey Selgelilere kaldı. Başarılarıyla
cesaretlenen Selge askerleri hücuma geçtiler. Pednellios’da sadece küçük bir kuvvet bırakıp tüm kuvvetleri Garsyeris’in üzerine püskürttüler ve bundan kısa bir süre sonra Garsyeris’i köşeye sıkıştırdılar. Ancak Garsyeris süvarileri ile düşmana arkadan beklenmedik bir saldırı yaptı ve galip geldi. Bu arada, Pednellissos halkı özgür kaldı ve düşmandan geriye kalanlara saldırdı. Selgeliler yaklaşık 10.000 adam kaybederek ağır bir yenilgiye uğradılar. Geriye kalan askerler şehirden kaçtılar ancak Garsyeris onlara şans tanımayacaktı. Hemen geçitleri tuttu, onları takip etti ve Selge’nin dışında görünüverdi. Kırılan gururları ve barış istekleriyle Selge en önemli vatandaşlarından biri olan Logbasis’i elçi olarak yolladı. Ancak Logbasis halkına ihanet ederek Selge’yi şehri Garsyeris’e teslim etti. Garsyeris şehri hemen işgal etti. Achaios’un gelişine kadar Garsyeris barış antlaşmalarını uzattı. Achaios şehre ulaştığında, Logbasis’in planladığı bir oyun ile halkı ve korumaları bir toplantıya çağırdı. İnsanlar toplantıdayken Achaios, Logbasis’in de yardımıyla Selge ve Kesbedion’un dışındaki Zeus Tapınağını almaya çalıştı. Hileleri ortaya çıktığında neredeyse buraları ele geçiriyordu. Bir çoban askerleri gördü ve tehlikeden haberdar etti. Selgeliler tam zamanında toplandılar ve ilk olarak Logbasis’in evine hücum ettiler; onu, oğullarını ve bütün adamlarını öldürdüler ve sonra şehrin savunmasına koştular. Aynı zamanda bütün köleleri serbest bıraktılar. Achaios çok fazla can kaybına uğradı ve püskürtüldü. Bunun hemen ardından, Selgeliler anlaşma için Achaios’a başvurdu ve böylece barış yaptılar ve Selge’nin önce 400 talent daha sonra 300 talent ödemesi ve Pednelissos’dan alınan tüm tutsakları serbest bırakması koşuluyla barış yaptılar. Böylelikle Selgeliler topraklarını ve özgürlüklerini yeniden kazandılar.
Görüleceği gibi, Selge halkı bağımsızlığına kavuşmuş ancak bunun bedeli oldukça ağır olmuştur. Ödeyebildikleri miktar, şehrin refah seviyesinin ne kadar yüksek olduğunun kanıtıdır.Strabo, şehrin doğal güzelliklerini, verimli meyve bahçelerini, geniş otlaklarını ve ormanlarını över. Strabo aynı zamanda Selge sakinlerinin sık sık oldukça uzun mesafelerde seyahat ettiklerini de kaydeder. Şehrin esas geliri zeytin, şarap ve şifalı bitki üretiminden gelirdi.M.Ö. 25’te Galatia Krallığı’nın kurulmasıyla, Selge bir süre bağımsızlığını kaybetmiştir ancak, Roma yönetimi altında, Selge iyi ilişkiler kurmuştur. İmparatorluğun sona erişine kadar bağımsız statüsünü korumuştur ve sevgili vatanlarını kimseye vermemişlerdir.

    Ayrıca, sık sık madeni para basılmasından üçüncü yüzyıla kadar ekonomik hayatın sağlıklı kaldığı anlaşılmaktadır. İmparator Theodosius ( M.S. 379-395 ) tarafından Phyrigia’ya yerleştirilen Gothlar kısa bir süre sonra tüm Küçük Asya’yı yakıp yıkarak, tecavüz ederek ayaklandılar. M.S. 399’da Selge de Tribigild önderliğindeki Gothların hücumuna uğradı ancak Selge düşmanı geri püskürttü. Bu güç gösterisi Selge’nin eski gücünden hiç bir şey kaybetmediğini gösterir.
   Selge istihkam duvarlarıyla çevrili üç tepenin üzerinde uzanır. Bugün halen bir kısmı duran bu duvarların yedi ana kapısı ve ortalama 100 metre aralıklarla dizilmiş kuleleri vardı. Bugün görünebilen ilk kalıntı günümüz Zerk köyünün bir kısmını oluşturan Yunan-Roma tarzı tiyatrodur. Tiyatronun alt kısmı kayalıklı bir yamaçta uzanmaktadır. At nalı şeklindeki cavea, tiyatroyu aşağıda 30, yukarıda 15 sıra oturacak yere ayıran diazoma ile kesilmiştir. Diazomanın hemen altındaki sırada bulunan taştan yapılmış oturacak yerler bozulmadan kalmıştır. Bu tiyatro yaklaşık 9,000 kişilikti. Dört ayrı giriş diazomaya açılırdı. Buna ek olarak cavea ve sahne arasında bulunan tonozlu paradoslar da tiyatroya girişi sağlamaktadır. Roma dönemi sahne binası bugün sadece bir taş yığınıysa da binanın genel planı yapılabilir; binanın beş kapısı ve sütunlu cephesi vardır. Bunlar M.S. ikinci yüzyıla kadar tarihlendirilebilir.

Bütün olarak yıkık dökük bir durumda olsa da tiyatronun hemen yanında stadyuma ait oturma yerlerinin ana hatları görülebilir. Ayakta kalan kısımlardan stadyumun olasılıkla ortalamadan biraz daha küçük olduğu görülmektedir. Ayrıca Selge’de stadyumda kazanılan zaferlerin kaydedildiği yazıtlar da vardır. İki tapınağın kalıntıları batıda en yüksek tepede bulunabilir. Bunun Polyios’un bahsettiği Kasbedion olması büyük olasılıktır. Bu durumda, 17x34 metre olan büyük peripteral tapınak şehrin baş tanrısı Zeus’a ait olmalıdır. “Templum in antis” (çift sütunlu revakı olan küçük tapınak) planlı tapınağın da kesin olmamakla birlikte yakınında bulunan bir yazıta dayanılarak Artemis’e ithaf edildiği söylenebilir.

Bu tepenin arkasında sadece yağmur sularını biriktirmek için değil aynı zamanda kuzeybatıdan bir kanalla gelen suyu da tutmak için büyük bir sarnıç inşa edilmiştir

 

Antalya - Manavgat karayolunda, Manavgat'a 2 km. kala güneye dönülerek Side'ye ulaşılır. Side'nin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Side adı Anadolu dilinde "Nar" anlamına gelmektedir. Bu özellik ve bölgede bulunan bazı yazıtlardan elde edilen bilgiler, Side tarihinin Hitit'lere kadar uzandığını göstermektedir. Kent bir yarımada üzerine kurulmuştur. Kara ve deniz surları ile korunan Side, Helen ve Roma devirlerini yaşamıştır. Surları ve giriş kapısı dikkati en önce çeken yapılarıdır.

Toros Dağları'nın eteklerinden ve çevreden kente su getiren çok sayıda suyolu kalıntısı görülür. Eski bir hamam restore edilerek müze haline getirilmiştir. Bu müzede Side'de bulunan eserler sergilenmektedir.

Side'nin en önemli yapısı 15.000 izleyici alabilen tiyatrosudur. Roma eseri olan tiyatronun bölgedeki diğer antik tiyatrolardan farkı, oturma yerlerinin eğimli bir arazi üzerine kurulmamış olmasıdır. Tiyatro iki katlı ve 20 m. yükseklikte kemerli bir yapı üzerine oturtulmuştur. Orkestra ve sahne kısımları yıkıntı halindedir. Tiyatronun altında yağmur sularının aktığı kanallar vardır. Sütunlu Yol, Zafer Takı, Liman, Hamamlar, Tapınaklar, Çeşmeler, Su Sarnıçları, Su Yolları ve Agora gibi yapılarıyla gezilip görülmeye değer bir yerdir Side.

Anadolu tarihleri içerisinde Side, diğer Pamphylia kentleriyle aynı aşamaları geçirmiştir. Yunanlılar İ.Ö. VII yy. göçler sırasında Side’ye gelmişlerdir. Eldeki yazıtlara göre İ.Ö. III yy’ a değin de kente özgü bir dil konuşmuşlardır. Hala tam olarak çözülemeyen bu dil Hint-Avrupa dillerindendir. Side İ.Ö. VI yy’ın ilk yarısında Lidyalıların, İ.Ö. 547-546′da da Persler’in egemenliğine girmiştir. Pers yönetiminde gelişen kent. İ.Ö. 334′ de İskender’e teslim olunmuştur.İskender’in ölümünden sonra Antigonos’un (323-304). Ptolemaioslar’ın (301-215).
İ.Ö. 215′ten sonrada Suriye Krallığı’ nın denetimi altına girmiştir. İ.Ö. II yy. da Ptolemaioslar’ın güçlü savaş ve ticaret filoları sayesinde en parlak dönemini yaşayan kent, bu sürede imar edilip bir bilim ve kültür merkezi haline getirilmiştir. İ.Ö. 188′de Apameia Barışı ile Bergama Krallığı’na bırakılan Side, Doğu Pamfilya bölgesiyle birlikte bağımsızlığını korumuş, büyük ticaret donanmasıyla refaha ve zenginliğe kavuşmuştur. İ.Ö. 78′den sonra Roma egemenliğinde bulunan kent, İ.S. II. Ve III. yy’larda bölgenin ticaret merkezi oldu. Özellikle köle ticaretinin sağladığı zengin ve parlak bir dönem yaşandı. II. yy boyunca bir bilim ve kültür merkeziydi. Suriye krallarından VII. Antiokhos, tahta geçmeden önce burada eğitim gördü. Kral olduğu zaman ( İ.Ö. 138 ) ”Sidetes” adını aldı. Bu devre kadar başta Athena ve

Apollon olmak üzere Afrodit, Ares, Asklepios, Hegeia, Kharitler, Demeter, Dionisos, Hermes gibi birço tanrıya inanıp tapan Side’liler İ.S. 4.yy’da hıristiyanlaşmaya başlamışlardır. Side, İ.S. V. yy’da Pamfilya Metropolisi ( Piskoposluk Merkezi ) olunca, 5. ve 6. yy’da en parlak devrini yaşamıştır. Bu gelişim VII. IX. yy’lar arasında Arap akınları ile son bulmuştur. Kazılar sırasında büyük bir yangın ve çok sayıda deprem izlerine rastlanmıştır. Arap istilası, doğal afetler kentin terk edilmesine yol açmıştır. XII.yy’da Arap coğrafya cısı İdrisi burayı ölü bir kent olarak göstermekte ve ”Yanmış Antalya”olarak tanımlamaktadır. İdrisi’ye göre 1150′ye doğru kent halkı Side’den göç etmiş, XII.yy’da Side tümüyle boşaltılmıştır. 13.yy’da Selçuklular’ın 14.yy’da ise Hamitoğulları ve Tekelioğulları’nın egemenliği altına giren Side’de bu devirlerde yerleşim olmamıştır. 15. yy’da kesin olarak Türk topraklarına katılmıştır. Ancak ne Osmanlılar nede Selçuklular Side’de oturmadıklarından, yarımada üzerinde Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserlere rastlanmaz. 1895 yılında, yarımadanın uç kısmına bir köy kurularak Girit Adası’ndan gelen göçmenler buraya yerleştirilmişlerdir. Bugünkü köyün çekirdeğini oluşturan küçük köy zamanla tüm yarımadayı kaplamıştır.antik yapılarıyla kendine özgü mimarisiyle, köy evlerinin bir arada bulunması sonradan “Selimiye” adını alan Side’nin turizme açılmasında büyük rol oynamıştır. Side tarihin derin izlerini taşıyan bir kenttir.

 


 

 

 

Pamphylia’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Perge Kestros (Aksu) Nehri’nin 4 kilometre batısında iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştur.
Perge Aksu Antik Kenti M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan Skylax şehrin Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri bölümünde “... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor olduğunu gösterir.

 

 

Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi eski çağlarda da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine olanak sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde olmasına rağmen Kestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından yararlanabiliyordu. Üstelik içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan saldırılarından da korunmuş oluyordu. Üçüncü ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir.

Strabo’ya göre şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından keşfedilmiştir. Dilbilimsel araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci bin yılın sonlarına doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak 1953’te Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda yapılan kazılarda bulunan M.S. 120 – 121 yıllarına ait yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder; heykellerin altlarındaki yazılarda şehrin efsanevi kurucularından Mopsos Kalkhas Riksos Labos Machaon Leonteus ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz edilir.

Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt yoktur. Bununla birlikte Büyük İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir.

M.Ö. 333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin bu teslimci davranışı olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin henüz koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir.

İskender’in ölümünden sonra Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına ve daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve Pergamum kralı arasındaki sınır anlaşmazlığı Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam edince Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya gönderilmiştir. Manlius Vulso III Antiochos’un Perge’de bir garnizona sahip olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada garnizon komutanı konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği konusunda bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir.

Yaklaşık olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde Perge tam bağımsız olmuştur. M.Ö. 79’da Romalı devlet adamı Cicero bazı davalarda savcılık görevi yürüten konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını senatoya şu ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki bu tapınak da Verres tarafından soyulmuş yağmalanmıştır ve Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve çalınmıştır.”

Perge’de kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir yeri vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu tanrıçası Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve Yunan kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni paraların üzerine kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının yanı sıra Perge’nin Artemis’i kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur. Kare taş blok üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis Pergaia kültü daha birçok şehirde hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile görülür.

Eski dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen ona ait tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik Artemis’in altınla bezeli heykelini koruyan ve boyutları güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik betimlemelerinden edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz.

M.S. 46’da Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği yapmıştır. Yeni Ahit Havarilerin Faaliyetleri bölümünde St. Paul’ün Kıbrıs’tan Perge’ye oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.

 

Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur.
Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.

Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir. Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını verilmiştir.


Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.

Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra, generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000 piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre, Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt dikmişlerdir.

Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok şaşırtıcıdır.

Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.

Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan madeni parasıyla da belgelenmiştir.

Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.

Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S. birinci yüzyılı işaret eder.

Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır. Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir. Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır. Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700 kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet vermiş olması da mümkündür.

Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.

İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır. Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına kadar uzandığı söylenebilir.

Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği anlaşılmıştır.

Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir, ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.

Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.

Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu, şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium, evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle, çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.

Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret eder.

Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit, insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir. Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile 100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.

Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.


 
Powered by Tags for Joomla

Firma Katagorileri

Antalya Firmaları | Phaselis Antik Kenti | Enformasyon Ofisleri | 4. sınıf yazılı soruları | 5. sınıf yazılı soruları |
ilkokuma | ilkokuma Oyunları | proje performans ödev sınıf | Antalya | börek tarifleri | MEB uzman öğretmenlik sınavı | sunu